Aniki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aniki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2017

1 Defter 2 Kalem 2 Kitap


Bazen hiç kitap okumuyorum, bazen de büyük bir okuma açlığı bir kedi gibi sessizce gelip gözlerime yerleşiyor ve arka arkaya birçok kitap okumaya başlıyorum.

İlk kitap Seneca'nın Bilgenin Sarsılmazlığı Üzerine - İnziva Üzerine isimli Cengiz Çevik'in Latince'den çevirdiği bir kitap. Kitabın adı hatalı yazılmış de  fakat bence bir hata yok "Bilgeliğinin Sarsılmazlığı Üzerine" daha güzel bir başlık.

İkinci kitap ise günümü güzelleştiren efsane bir roman: Bir kedi, Bir Adam, İki Kadın. Yazarı Juniçiro Tanizaki, Japoncadan çeviren dostum Sinan Ceylan.

Henüz kitapların başlarındayım. Fakat Seneca'yı pek sevemedim, tuhaf, kasvetli bir adam. Daha önce Seneca'dan başka bir kitap Jaguar Kitap'tan çıkan Doğa Araştırmaları kitabını okumuştum. Ufuk açıcı bir kitaptı (elbette geçmişi anlamak açısından).

Bizim ofisin şaşkın kedisi Pruf

Fakat Bir kedi, Bir Adam, İki Kadın enfes bir eser. Kitabın kahramanlarından biri de Lili isimli bir kedi. Tabii kedi deyince gün içnde arada sırada ziyaretime gelen Pruf geliyor aklıma, Lili'ye benzemiyor ama o da bir kedi, biz de roman kahramanlarına benzemiyoruz ama hepimiz insanız ve bir şeyler arıyoruz. Bu arayış meselesi önemli. Bütün iyi kitaplarda bir arayış söz konusu.

Bazı kitaplar daha ilk bakışta nasıl bir yapıt olduğunu gösterir, Bir kedi, Bir Adam, İki Kadın da öyle şimdilik biraz gülümseyerek biraz endişeyle okuyorum. Doğal olarak her iyi kitap gibi bakalım şimdi neler olacak diye diye sayfaları çeviriyorum. Mürekkepli kalemler (Scrikss ve Sheaffer) ve mavi kapaklı güzel Aniki defterin tanıklığında kitap okumak da başka bir güzel diye düşünmeden edemedim.

01 Haziran 2017

Arkhe-Logos



Sıkıcı olduğu söylenen dergilere bayılırım.

Geçen gün bir kitabevinin dergi reyonunda gezinirken küçük çaplı bir tartışmaya şahit oldum. Duyduğum sözler üzerine döndüm ve sıkıcı olmakla itham edilen dergilere bir kez daha baktım.

Baktığım dergiler sayıca azdılar ama bu azlıkları kimi insanlar için rahatsız edici olmalarına engel değildi. Evet, içlerinde sıkıcı diye yaftalanan makaleler de vardı belki ama heyecan verici çalışmalar da mevcuttu. Çünkü belki klişe bir ifade ama tekrarlamakta fayda var; "sıkıcı" yaftası bir önyargı kalıbıdır. Tam tersine uzak durulması gerektiği söylenen çoğu dergi ve kitap içinde ufuk açıcı bilgiler bulunur. Tıpkı dolmakalemin, defterin ve kitapların yerine, cep telefonlarının, tabletlerin, bilgisayarların ve diğer sayısal teknolojilerin geçtiğini düşünenlerin dünyaya bakışı gibi tek yönlü ve acımasız bir değerlendirmeydi duyduğum.

Üstelik neye göre kime göre sıkıcı? Sosyal medya (Facebook, Twitter, Instagram), sinema, tv ve popüler şarkı kültüründen beslenen insanları düşündüm. Onlar bu dergilere ve kitaplara bakmaz bile, görmezden gelir. Çoğu insan şöyle düşünüyor: Elindeki cep telefonu dünyayı anlamak için yeterli. Sahiden öyle midir? Neden aklımızı bir ışıldayan bir ekrandaki akıp giden görüntülere ve kerameti kendinden menkul yüzeysel bilgilere emanet ediyoruz?

Bu noktada aklıma, daha önce de bir yerde yazdığım, Haruki Murakami'nin Sahildeki Kafka kitabındaki bir cümle geldi:

“Şu dünyada insanlar can sıkıcı olmayan şeylerden hemen bıkarlar. Bıkmadıkları şeyler ise çoğunlukla can sıkıcı şeylerdir.”

Farkındayım sözü çok uzattım, kusura bakmayın. Bir çeşit haksızlığa uğramışlık duygusuyla yazdım ve daldan dala atlayarak konuyu sayısal teknolojilere getirdim ama yazımın asıl konu Arkhe-Logos dergisi.



ARKHE-LOGOS

Önce Arkhe-Logos dergisinin 3. sayısı ile karşılaştım ve çok beğendim. Hakemli dergilerden haz alacağımı bilmezdim. Dün de 2. sayısını aldım. Üçüncü sayıda C. Cengiz Çevik'in Diogenes ile ilgili efsane bir makalesi var. Yazı o kadar iyi ki dipnotlar, özet gibi kısımlar filan olmasa günlük bir gazetede bile yayımlanır. Üstelik kimse akademik bir makale olduğunu bilmeden severek okur. Hatta bence Diogenes makalesi, severek okuduğum gazeteler; Milliyet, BirGün ve Cumhuriyet gazetelerindeki nice köşeyazısından veya bazen tam sayfayı bulan makalelerden çok daha heyecan verici.

Arkhe-Logos'un ikinci sayısında ise gözüme kestirdiğim yıldız makale  "Felsefede Cogito ve Sanatta 'İmza' Örneklerinde Modern Öznenin Ortaya Çıkışı" oldu. (Harun Reşit Soya, Martı Esin Şemin)

Bu makale de çok merak ettiğim soruları yanıtlıyor:

Tarihte ilk defa yaptığı bir sanat eserine imza atmayı kim veya kimler akıl etti?

Bir sanat eserindeki ilk imza kime aittir?

Bence çok daha da önemlisi imza atmak bugün bize normal geliyor ama arkasındaki düşünce nedir, geçmişte de her zaman böyle miydi?

Eski insanların düşünce yapısı nasıldı?

31 Mayıs 2017

Yeni Bir Deftere Başlangıç



Kaç zamandır çantamda 2 ayrı defter taşıyordum. İkisi de geçenlerde bitince, bir kenarda sakladığım yeni Aniki defterimi çıkardım. (Daha önce defalarca yazdım, Aniki defterleri memleketimizde üretilen en iyi defterdir, daha iyisini görmedim.)

Bu vesileyle defter üzerine yeniden düşündüm. Bir yerde kalemin önemi kalmıyor. Hatta çok abartılıyor, çok abartıyoruz. Kalem, kâğıt, mürekkep zincirinde yazıya düşkün olduğunu söyleyen çoğu kişinin en zayıf noktaları da bu minvalde kâğıt ve mürekkep oluyor. Bir kaleme yüzlerce lira veren kişi gidip en kötü kâğıda sahip 5-10 liralık ucuz ve kalitesiz bir defter satın alabiliyor. Bir kaleme binlerce lira veren bir başkası da iyi bir mürekkebin neden pahalı olduğunu sorguluyor.

Çok sevdiğim, düşünür ve efsane yazar Rebecca Solnit'in Kaybolma Kılavuzu isimli kitabında geçen bir cümleyi biraz değiştirerek söyleyecek olursak:

“[Defterin] çakılıp kaldığı coğrafya katı bir yer değildir; onu [kalem] ve [mürekkepten] ziyade tıpkı şarkılardaki gibi, anılar ve arzular oluşturur.”


Bizden geriye internet sayfaları veya kalemler değil belki sadece defterler kalacak. Kalemler de konuşur bizimle, ancak bir kalem sınırlı ve yoruma dayalı bilgiler barındırır. Oysa bir defter öyle değildir, daha organik bir bağ kurar zihnimizle.

O da güzel bir defteriniz varsa.

Çünkü biliyorsunuz, yazmayınca unutuluyor.

17 Nisan 2017

Bir Labirent Olarak Mürekkep

Henriette Browne, Enfant écrivant, 1870
Arapça; midâd, hibr, Farsça; siyâhî, zekab, zügâlâb, denilen sıvı yazı malzemesine Türkçede mürekkep denilmektedir. 

Üstad Uğur Derman, İslam Ansiklopedisi'nin mürekkep maddesinde bunun nedenini basitçe açıklar. Mürekkep sözcüğü de Arapçadır, terkip edilmiş, birleşik anlamındadır ama "Birkaç maddenin birleşiminden oluştuğu için Türkçe’de mürekkep denilmektedir."

Mürekkep sel gibidir ve tabiatı gereği kontrolü zor bir malzeme olduğundan, kalıcı olması da gerektiğinden hem binlerce yıl boyunca hem içeriğini oluşturan maddelerin, hem de akış yolunun (kalem) istikrarlı olması için çeşitli yöntemlerin denenmesi gerekti. Mesela basit bir metin için bile tüy kalemin binlerce kez hokka ile temas etmesi gerekiyordu. 

Nihayet 1880'lerde yazı araç gereçlerinin 6 bin yıllık tarihi boyunca en önemli gelişim yaşandı ve mürekkep akışı dolmakalem ile büyük ölçüde kontrol altına alındı.

Ya da öyle zannedildi. 

Mürekkebin tarihine baktığımızda aslında hiç kontrol altına alınamadığını görürüz. Bir damla mürekkep bile kâğıda düştüğünde yayılır. Fikirler de mürekkep sayesinde yayıldı, kâğıdın yüzeyinden aşağıdaki tabakalara indi. (Bu arada mürekkep boyut değiştirdi, somut olmayan mürekkep bile ortaya çıktı. Yine de analog verilerin kalıcı olduğunu bilenler bu yeni mürekkebi de yardımcı olarak kullandı ve fikirlerini yaymaya devam etti.)

Ancak mürekkebin en büyük sıkıntısı yine kendisini oluşturan sudur. (Dünyayı değiştiren bu sıvı yazı malzemesinin çok az bir kısmı yüzde 88 su, yüzde 12 boyar madde, çoğunluğu ise yüzde 98 su, yüzde 2 boyar maddeden oluşur. Önemli olan boyar maddenin kalitesidir.) Bu nedenle mürekkebin tutunduğu yerde durmasının zorlukları vardır. Nemli ortamlardan, sudan uzak tutulması gerekir.  

Her şeye rağmen, hatta kendisine rağmen mürekkep yol açar, yollara götürür. Aklınızda hiçbir şey olmadan yazı yazmaya başlayın, mürekkep kendi yolunu bulacaktır. Yazmaya başladığınızda belki de daha önce hiç düşünmediğiniz bir yere varacaksınız. Düşünceler de mürekkep ile birlikte akar. 

Yine de mürekkebin en büyük çelişkisi kendi yapısından kaynaklanır. 

İyiye, güzele giden yolda insanın da en büyük çıkmazı yine kendisi değil midir?

24 Mart 2017

Defterin İyisi Güzeli Nasıl Olmalı?

Çizim için ideal iğne uçlu kalemler (uni-pin yeni, şahane bir kalem), Aniki defter.

Kimileri kalemlere büyük önem verir, ben galiba defterleri daha fazla seviyorum. Lakin şu defter bu defter demek yerine, iyi defter arayışı üzerine çeşitli başlıklar altında notlar almıştım.

KAPAK ÜZERİNE


Her fırsatta kırtasiyeleri geziyorum ve defter bölümlerine de uğruyorum. Kapağında firma adı veya abuk sabuk bir motto (şiar, düstur, özlü söz, hayat görüşü) yazan defterleri sevmiyorum. Kapak kâğıdı kötü olan defterleri hele hiç sevmiyorum. Aradığım şey, dokunduğumda duygusunu hissedebileceğim bir kapak kâğıdı. İkincisi üzerine yazı yazılabilecek bir kapak olması. (Kapağa da not almayı severim. İçindekiler kısmını kapağa yazmak çok basit ve iyi bir yöntem. Maalesef daha kâğıdına gelmeden sadece kapağından dolayı birçok defter gözümden düşüyor. Geriye çok az defter kalıyor. Hatta kalmıyor. Çünkü bu durum üzerinde yazı olmayan kaliteli bir tişört aramak gibidir. Nadir bulunur.


İngiliz yapımı Osmiroid 135, Aniki defter ve Tarih Vakfı'ndan enfes bir eser: Hüve'l Baki (İstanbul'da Osmanlı Mezarlıkları ve Mezar Taşları)

BOYUT ÜZERİNE

Şair Nihat Ateş'in büyük defterleri sevmesine hep şaşırmışımdır. Oysa çok yazdığı için yerden göğe haklı. Bense A6 boyutlarındaki defterleri seviyorum. Uzun uzun yazacaksam da A5 boyutundaki defterlerden iyisi yoktur bence. Boyut konusu kişiseldir. Biraz da günlük pratikle ilgilidir. Eğer çizime düşkün değilseniz büyük defterleri günlük hayatın akışı içinde taşımak zor. Küçük defterler her zaman kolayca taşınır, bir çantaya gereksinim duymaz, çok da önem atfetilmediğinden rahatça yazılır. (Değerli defterler ise evde hiç mürekkep görmeden ölmeye yatar.)


Şule Gürbüz, Öyle miymiş?, Aniki defter, Faber-Castel TGS-1, 0.8 uç.


KÂĞIT ÜZERİNE

Kâğıt en önemli mesele. Eskilerin güzel bir sözü var: Mütemmim cüz, yani olmazsa olmazı, defterin ayrılmaz parçasıdır kâğıt. İyi bir defteri iyi yapan da kâğıdıdır. Kapağı ne kadar efsane olursa olsun, kâğıda bakılmalı, defterin ruhu oradadır.


Kâğıt, kaliteli bir dolmakalemin ucu gibi güzel olmalı, perdahlı, pürüzsüz olmalı. Resim, çizim için pürüzlü, perdahsız kâğıtlara ihtiyaç duyulabilir, orası ayrı. Dolmakaleme uzaylı bir varlık gibi davranacak defterler işime yaramaz sayılır benim için. (Gerçi onları da değerlendirmenin yolları var, ben gazete kesiklerini yapıştırıp kötü kâğıtlı defterleri işe yarar bir hale getiriyorum.) 

06 Nisan 2016

Defter Bağımlılığı



İnsan iyi bir şeye alışınca kötüye razı olmak istemiyor, tuhaf ama kötüye razı olanlar da iyisini aramıyor. Ne zaman bir yerde defter görsem hemen bakarım ama "dolmakaleme uygun" diye satılan defterlerin çoğunluğunun silikonlu kâğıtlardan mürekkep olduğunu anlayınca canım sıkılıyor. Bu nedenle yıllardır Ali İkizkaya'nın hakiki Japon ve hakiki Fransız kökenli güzel kâğıtlara sahip defterlerinin müptelasıyım. Epeyce de stoklamıştım, ancak son zamanlarda tembellikten çok fazla yazamasam da her güzel şeyin sonu geldiği gibi defterlerin de tükeneceğini anladım ve can havliyle Ali Beyi aradım. Geçenlerde imdat çağrımın karşılığı da Göcek sularından İstanbul'a ulaştı.


Ellleri dert görmesin. Defterlerin her birini ayrı ayrı ayrı paketlemiş, yolda başlarına bir şey gelmesin diye pamuklara da sarmış.

Emek değil laf salatasının daha değerli olduğu, geleceğe kalmayan boş işlerle uğraşanların el üstünde tutulduğu böyle acılarla dolu bir zamanda işine özen gösteren insanları bulunca her defasında şaşırıyorum. Bu zamanda bırakın iyi zanaatkârı, iyi tamirci bulmak bile zor. (Tamir işleriyle ilgilenen saat ustalarının bile "ustalığı" günümüzde sadece parça değiştirmekten ibaret olunca, mesela Recep Gürgen ile Şule Gürbüz'e usta demek doğru değil onlar gibi ustalara "büyük usta" dememiz gerekiyor.)

Üreten, yaptığı işe özen gösteren, bir eser meydana getiren, zanaatkâr bulunca da desteklemek gerektiğine inanırım. Aniki defterlerinin ilk müşterisi olmakla hep gurur duydum.



Alıştığım beyaz kâğıtlı defterlerin yanında (öylesine beyaz ki diğer beyaz kâğıtların yanında bembeyaz kalıyorlar) bu sefer yeni defterler vardı. Yıllardır mürekkebin rengini çok güzel gösteriyor diye tercih ettiğim defterlerin yanına Ali Beyin telefonda büyük övgüyle söz ettiği yeni defterlerden de sipariş vermiştim.

Hakikaten dediği kadar varmış. Hayır, aslında az bile söylemiş. Yazmaya başlayınca krem renkli kâğıdın yumuşaklığı karşısında küçük dilimi yutuyordum sanki. Bir arkadaşın düzeltmem için verdiği dolmakalemin bozuk ucu bile kağıdın üzerinde sanki hiç sorunu yokmuş gibi gezinmeye başlayınca daha bir şaşırdım, "seni yalancı seni" deyip onu defterden ayırdım.

Beyaz kâğıtlı defterler gözümden düştü bir anda onları bir kenara bıraktım ve gözümü yormayan, mürekkebi sarıp sarmalayan bu yumuşacık kâğıda yazmanın tadını çıkardım.

Şimdi, günlük notların yanında üçüncü kez okumaya başladığım Şule Gürbüz'ün "Öyle miymiş?" kitabından seçtiğim cümleleri yazıyorum. (Ufkumu açan şeylere takıntılıyım, Jay Griffiths Hanımın Zamana Kaçamak Bir Bakış kitabını da kim bilir kaçıncı kez okuyorum, saymayı bıraktım artık.)

25 Şubat 2016

Eski İstanbul'da Bir Kral Lear


Yıllar önce, eski İstanbul'da, kilise-camilerden birine yakın her köşesinde tarihi nesneler olan bir restorandaydım. Vakit, ikindi suları, güneş henüz etkisini kaybetmemiş, Doğu Roma çağında da aynı güneşe başka insanlar da yüzünü dönmüştü, ben de onlar gibi pencere kenarına yerleştim.

Karşımda Çin yapımı, üzerinde ejderha figürü olan porselen bir çaydanlık, duvarda kendine güvenen bir hattatın keskin çizgilerini barındıran bir levha, masada ise Turgenyev'in "Bozkırda Bir Kral Lear" kitabı. İngilizler, Ruslar, Çinliler, Doğu Romalılar, Osmanlılar arasındaydım. Gezegenin bir köşesine sıkıştırılmış medeniyetler çalkantısı içinde başım hafiften dönüyordu.

Ali İkizkaya yapımı güzel defterlerinden birini yazmak için çantamdan çıkardım. Henüz dergi işlerine bulaşmamışım, dolayısıyla zihnim çok kederli değil. 

Lamy Al-star'larım çoktu o zaman, çünkü şimdiki gibi pahalı da değillerdi, yazı yazmanın iyi geleceğini düşündüğüm arkadaşlara hediye edebileceğim kadar ucuzdu. Şimdi elimde birkaç tane kaldı, eskilerle daha çok ilgilendiğim için bir kenarda bekleşiyorlar.

O zaman eski dolmakalemlere yine düşkündüm ama şimdiki gibi değil, mahçup bir zevk gibi eski kalemleri saklıyordum. Sonra yavaş yavaş, ihtiyar kalemlerimle gurur duymayı da öğrendim. Eski kalemler de şans işi, ancak karşınıza iyi bir kalem çıktığında o da çok ama çok iyi oluyor.

Yine de düşünmeden edemiyorum, Lamy'lerin büyüleyici yanı nedir? Ucunun kolayca çıkartılabilmesi gibi pratik nedenlerden dolayı mı? Tasarımının zamansızlığı mı? Yoksa renklerinin etkileyici oluşu mu?

Orta şekerli bir Türk kahvesi istedim.



04 Nisan 2014

Kâğıt ile insan



Visconti gibi iyi bir kalem ve Aniki gibi iyi bir mürekkep aldınız diyelim, yine de yazı ve yazım konforu için bütün bunlar yeterli olmuyor.

Kâğıt da iyi olmalı.

Yukarıdaki tarihi, arşive gelen günlük gazete tomarının üzerinde bulunan a4 kağıdına yazdım. Aslına bakarsanız perdahlı, perdahsız ikiye ayrılan kâğıtlar üzerine bir yığın şey yazmak isterdim. Üstüne insanları da perdahlı ve perdahsız diyerek ayırmak gerektiğıini da nedenleriyle açıklamak isterdim. Fakat kâğıdın üzerindeki şu kırçıllanmayı seyredip her şeyi unuttum.

16 Ağustos 2013

Başka bir gün

http://31.media.tumblr.com/321b6dd7c6d599e90feefeaf168e4442/tumblr_mr0n1flEbr1qc05pbo1_1280.jpg

Ergun Tavlan'ın, Heves dergisindeki yayımlanan şiirindeki bu dizeye tam da balkonda gazete kokularıyla yayılırken denk gelmiştim. (Gazete kesmekten canım sıkılınca yanımda her zaman bulundurduğum bir dergi veya bir kitaptan bir şeyler okuyarak dinlenir, kendime gelirim.)

Şiir, hayata akınca başka bir gün oluyor diye düşündüm.

Gazete kokularıyla balkonda yayılırken gazetelere, makasa, yapıştırıcıya, dolmakalemlere ve yanımda bulunan defterlerime baktım. Gazete kokularıyla balkonda yayılırken içimde büyüyen başka çizgileri izledim.

Gazete kokularıyla balkonda yayılırken şairlere sevgim daha bir çoğaldı. Gazete kokularıyla balkonda yayılırken, başka şairler iyi ki şiir yazmaya devam ediyorlar dedim. İyi ki başka şairlerin aklındaki o muhteşem, o karanlık, o delirtici mürekkep bitmiyor.

Gazete kokularıyla balkonda yayılırken gözlerimi kapattım. Akşam sularında yıkanmış eski şairleri hatırladım. Gazete kokularıyla balkonda yayılırken ne kadar ömrüm kaldı acaba diye kederlendim. Gazete kokularıyla balkonda yayılırken, başka şair, beni anlıyor galiba dedim.

Gazete kokularıyla balkonda yayılırken başka şairlere daha çok inandım.

Başkaları da benim gibi başka oluyor mu bilmiyorum.


---------------------------------------------------------
Ek okumalar: http://www.bachibouzouck.com/index.php?option=com_k2&view=itemlist&task=user&id=2054%3Atavlanergun&Itemid=269&lang=en

13 Ağustos 2013

Benim güzel defterim



Defter güzel şey. Seviyorum. 

Sabah, hayranı olduğum ve çok sevdiğim bilge bir dostumla yaptığım sohbeti defterime yazdım işte böyle. Fotoğrafın bulanık oluşuna takılmayınız. Net olan yazma yazma hevesidir. 


İyi defter de bulmak ne zordur bu arada. Dolmakalem ise hep rahatına düşkün, yanım yörem güzel olsun istiyor. Ruh durumumuza da uyum sağlıyor ama. Önüne ne konsa yazmak hevesiyle dokunuyor. Hayal kırıklığı yaşanıyor çoğu zaman. İyi dolmakalem her yerde bulunur fakat iyi defter nadir kitap gibidir, öyle kolay kolay bulunmaz. Üniversitede kağıt dersi almış, Fatih devri elyazmalarına dokunabilmiş biri olarak kendimi çok şanslı sayarım, en iyisinden en müptezeline kağıdın türlü türlü hallerini gördüm. 


Peki ne anladın derseniz söyleyeyim: Anladım ki iyi kağıt başka, dolmakalemin kendini evinde gibi hissedeceği iyi kağıt başkadır. Bilmem kaç gram ağırlığında olsun dolmakalem o kağıda yazamıyorsa, gönlünce akamıyorsa hiç yüz vermeyin derim. 


İyi kağıda sahip güzel defteri arayın. 


Aramaya inanın. 


Bulacaksınız.

10 Mart 2013

Mürekkep lekesi



9 Mart 2013 benim için önemli bir gün oldu. Dolmakalemlerin mürekkep değiştirme törenleri lekesiz olmaz. Bu vesileyle mürekkep lekelerinin de çok kıymetli olduğunu öğrendim. Yeni fotoğraf makinem hayırlı olsun.



Mürekkep: Aniki Birhan Keskin
Dolmakalem: Scrikss 17

30 Nisan 2012

Pilot 78G ve diğer ufak tefek işler


Pilot 78G modasına uyarak ben de nicedir merak ettiğim bu dolmakalemi Ali İkizkaya'nın himmetiyle edinmiştim. 

Pilot 78G sade, mütevazı çizgilere sahip, gösterişsiz bir dolmakalem. Açıkçası ilk gördüğüm vakit, bende biraz hayal kırıklığı yarattı. Fakat kapağı açıp sahip olduğu çok kaliteli ucu gördüğüm vakit fikrimi hemen değiştirdim.

Yine de dolmakalem, mürekkep, kağıt işlerinde şüphe esastır. 'Yazmadan anlaşılmaz' düsturundan hareketle elimdeki en kaliteli mürekkeplerden biri olan Diamine Teal ile dolmakalemimi vaftiz edeyim istedim. Teal'ı değil ama Diamine'ı iyi biliyordum. Çünkü tok, kendinden emin, yoğun bir kıvama sahip mürekkepler üretiyorlar.

Mürekkepten sonra işin en güzel kısmı olan yazmaya gelmişti sıra. Yazmak bence dolmakalemin kendisinden çok daha değerli.

Yazıyorum, dolmakalem şahane, elime tam oturan cinsten bir yapıda, fakat yazarken bir şeylerin yolunda gitmediğini düşünüyorum.

Nedense dolmakalem kağıt üzerinde istediğim hızda yürümüyor. Acaba hata mı yaptım diyorum, dolmakaleme iyiye ısınmışım, ona toz kondurmak da istemiyorum. Lakin yazı yazma hızım belirgin bir şekilde kesiliyor. 

Yazanlar bilir, her dolmakalem kullanıcısının kendine göre bir yazım hızı vardır. Buna göre bir dolmakalem seçer. Yazma tarzı ile dolmakalem uyumu gerçekleşirse o zaman yazmanın zevki katmerli olur. Benim bildiklerim bunlardı.

Elbette bilemediğim şeyler var. Teknik konularda çok fazla bilgi sahibi değilim. Belki hiç bilmeyene göre birtakım bilgilere sahibimdir, fakat bilenlerin yanında cahil kalırım. Hem zaten dolmakalem dünyası öyle uzaktan göründüğü gibi basit değil. Benim gibi insanlar bir denizin yüzeyine bakar gibi bakıyor. Fakat konunun inceliklerini bilenler denizin altını da biliyor!

Böyle zamanlarda bir bilene danışmakta fayda vardır. Ben de öyle yaptım. Göcek Padişahı'na bir danışayım dedim. Neyse, konuyu uzatmayalım: 'Dolmakalemden eminim, mürekkepten de eminim, yolunda gitmeyen nedir acaba, derdime bir çare' diyerek durumu arz ettim.

"Doğu ile Batı arasındaki farkları unutuyorsun" diye bir yanıt geldi. Kısa ve öz. O zaman anladım. Teşekkür ederek telefonu kapattım.

Sorun ortadaydı: Doğu'da üretilmiş bir dolmakalemi Batı'da üretilmiş bir mürekkeple kullanmaya çalışıyordum. Diamine, mürekkebi uca ulaştıran geniş kanallara sahip Batı ürünü dolmakalemleriyle çok iyi anlaşıyordu elbette. Genellikle biraz daha ince kanallara sahip Doğu ürünü dolmakalemler ise yine bu bölgeye has akışkanlığı yüksek, kağıda hemen nüfuz eden mürekkeplerle çok uyumluydu.

Doktor derdimin teşhisini yapmıştı. Geriye sadece tedavi safhası kalıyordu. Ancak bu sefer de elimde hiç Doğu tarzı mürekkeplerden olmadığı gerçeği ortaya çıktı. Keşke elimde Pilot'un aşağıdaki Iroshizuku mürekkeplerinden biri olsaydı diye düşündüm:


http://www.ciar-roisin.net/photos/ink/Iroshizuku-04.jpg
http://image.rakuten.co.jp/voice/cabinet/bungu5/iroshizuku_color11.jpg

Kara kara düşünürken, markadan ziyade özelliğe bakmak gerektiği aklıma geldi. 

Bende Iroshizuku gibi Doğu'da üretilen kaliteli mürekkeplerin yapısal özelliklerine sahip ev yapımı Aniki marka bir mürekkep vardı zaten. 

Türkiye'nin güneyindeki evinde çılgınlık yaparak kendi mürekkebini kendi üreten bir mühendisten almıştım.

Böylece Aniki Aperlai mürekkep ile Pilot 78G'yi tanıştırdım. Artık buna tanıştırma mı denir, düğün mü denir bilmiyorum artık! Dolmakalemin havası değişti birden. Kağıt üzerinde dolmakalemin neşeyle gezindiğini hissettim. Durmak, duraksamak yok. Tek sınır kağıdın bittiği yer.

Yazmak böyle bir şey.

Şimdi bütün söylediklerimi unutun. 

Anlatmak istediğim tek şey şu olabilir şimdi: 

Küçük şeylerle, bir damla mürekkeple bile mutlu olabiliyor insan.

Dolmakalem ile yazma güzelliğini, dolmakalem ile yazma sevgisini tatmayanlar için üzülüyorum. 

Belki itiraz edecekler olabilir. Kabul ediyorum biraz meşakkatli bir sevgi bu, emek ve sabır gerekiyor. Hem mürekkep bulaşmış parmaklarla gezinmeyi herkes istemez. Bazı insanlar bu lekelere talip olur. Onlar da zaten dünyaya başka bir açıdan bakmayı sevenlerdir.

Uğruna çaba göstermediğimiz şeylerin tadını tam manasıyla çıkaramayız diye düşünüyorum.

(Bir de çini mürekkebi ile yazma güzelliği var. Dolmakalemçokseverler bile yabancıdır bu tarza. Daha önce şöyle bir değinmiştim.)

Üst kısımda Diamine Teal, altta Aniki Aperlai karalaması (Pilot 78G B)

Bana gelince, yeni kalemimle gönlümün istediği tarzda yazabiliyorum artık. 

En çok sevdiğim dolmakalem olan tatlı-sarı renkli Lamy Safari'nin yanına bir de Pilot 78G'yi (saygı duruşunda bulunarak) ekledim.



Okumalık:

19 Kasım 2011

İyi defterin peşinde bir ömür



İyi defter zor bulunuyor. Bazı defterler belli dönemlerde üretiliyor. Sözgelimi Unicef artık 1990'lı yıllarda ürettiği aşık olduğum o güzelim defterlerden artık yapmıyor. O yıllara dönebilsem bir yere stok yapmayı çok isterdim. 

Bugün üretilen defterlere gelirsek Daler-Rowney mesela eskiden İngiltere'de üretirdi çizim defterlerini (sketchbook) şimdi ise Çin'de üretiyor. Moleskine defterlerinin çoğu yine Çin'de üretiliyor. Defterlerin Çin'de üretilmesi kötü bir şey değil. Sonuçta Çin kağıdın anavatanı sayılır. Ama üretim yeri değişince eski deftere benzese de defter artık aynı defter değildir, kokusu bile farklı olur. 

Söylemek istediğim şey: Bulup sevdiğiniz bir defteri bir daha bulamayabilirsiniz o yüzden bir deftere ısındığınızda elinize para geçtikçe stok yapın. Çok faydasını göreceksiniz.

İki yüz yıllık bir geçmişi bulun efsane Moleskine defterlerin doğduğu küçük atölyeler gibi, irili ufaklı defter üreten atölyeler vardı dünyanın dört bir yanında. Küçük atölyeler artık çok azaldı. Eski Moleskine'lerden de üretilmiyor, 1980'lerde son üretici de kapandı. Bugün merkezi İtalya'da bulunan yeni bir şirket eski Moleskinlerin benzerini yeniden üretiyor. 

Daha önce söylediğim noktaya tekrar geliyorum böylece: Defter canlı bir şeydir, her zaman aynı defteri bulamazsınız. Çünkü her zaman aynı kağıt bulunmaz. Babasının dedesinin işini devam ettiren çocuklar, torunlar da her zaman görülmez. Bazen de ekonomik gelişmeler öylesine acımasız olur ki her şey değişir, şirketler batar.

Müşkülpesent değilseniz defter bulmak kolaydır aslında. Ama zor beğenenler için sevilecek defter bulmak o kadar kolay değildir. Gönlünüze göre defter bulmak ise bilenlerin takdir edeceği gibi çok çetrefilli bir iştir, aramak bulmak neredeyse eziyete dönüşebilir. Tam 'işte hayatımın defterini buldum' dersiniz, uzaktan çok hoş görünür, sonra bir bakarsınız defterin daha önce dikkat etmediğiniz bir özelliği size itici gelir. (Galiba insanlar da defterlere benziyor.)
Kendi defterimi kendim tasarlayayım deyip, defter yaptırmaya da çalıştım bir zamanlar. Şöyle iyi bir kağıt buldum (bulduğumu zannettim), sonra onları kestirip güvenilir bir ciltçiye gittim (veya gittiğimi sandım). Ancak işler düşündüğüm gibi olmadı nedense. Cildi pek beğenmedim. O deftere yazamadım. Cilt pek güzel olmadığından, defter düzgün açılmıyordu, ben de rahat yazamıyordum. Kağıt ise aslında kullandığım mürekkeplere uygun değildi. Yine fabrikasyon defterlere dönmek zorunda kaldım. (Neyse aradan 10 yıl geçtiği için o günleri unuttum.)

Neyse ki, talihli bir insanmışım. Günün birinde yıllar sonra memleketimde olmayacak bir şey oldu. Kendi başına, evinin bir odasını atölyeye dönüştürüp defter üreten birisini buldum. İyi defter üretmenin ne kadar zor olduğunu bildiğim için bu defterlerin kıymetini iyi biliyorum. Aynı defterleri başka bir yerde bulamayacağım için ondan defter alıyorum artık. 


Fotoğraf: Aniki Levend A5 Notebook Stretch Test 48hr  via http://www.flickr.com/