19 Ekim 2017 Perşembe

Üç İstanbul ve Tanbûrî Cemil Bey



Üç İstanbul'u çok uzun zaman evvel okumuştum, lakin bazı kitaplar klasik sınıfında olsalar da hiç hatırda kalmıyor. Yine aklımdan uçacağını bilsem de Adnan Efendi'nin maceralarını merakla okumaya başladım. 

Lakin gönül isterdi ki masada bir de hayranı olduğum Tanbûrî Cemil Bey ile ilgili bir kitap olsun.

Bu da nereden çıktı demeyin, Tanbûrî Cemil Bey meraklılarına müjdeli bir haberim var: Bugün (19 Ekim) sadece Milliyet gazetesinde gördüğüm enfes bir habere göre (linkteki haber o haber değil, daha geniş, çünkü gazetede iki cümlelik bir metin var) bulunuyor; meğer Kubbealtı Neşriyatı, Yüz Yıllık Metinlerle Tanburi Cemil Bey isimli bir kitap çıkarmış.

Kitapta daha önce yayımlanmamış fotoğraflar da varmış


Bu kitabı en kısa zamanda alacağım ama Tanbûrî Cemil Bey hakkında okuduğum ve muhteşem bulduğum tek kitap oğlu Mes'ud Cemil'in yazdığı Tanburi Cemil'in Hayâtı isimli muazzam eseridir. Ben böylesine tatlı bir Türkçeyi ancak Abdülhak Şinasi Hisar'ın veya Refik Halid Karay'ın kitaplarında gördüm. Hayran olmamak mümkün değil. Eski müziğimize meraklıysanız okuyun, edebiyata meraklıysanız muhakkak okuyun. Okuyunca şunu hissetmek mümkün: Bugün çok yavan bir Türkçe ile konuşuyoruz! Eski Türkçenin lezzeti bambaşka, kelimeler sanki daha bir hacimli, daha kalbe dokunur cinsten.



Tanbûrî Cemil Bey deyince, ruhumuzu yücelten Ferahfezâ Saz Semâîsi'ni dinlemeden olmaz, kulaklarınız bayram etsin:


14 Ekim 2017 Cumartesi

1 Defter 2 Kalem 2 Kitap


Bazen hiç kitap okumuyorum, bazen de büyük bir okuma açlığı bir kedi gibi sessizce gelip gözlerime yerleşiyor ve arka arkaya birçok kitap okumaya başlıyorum.

İlk kitap Seneca'nın Bilgenin Sarsılmazlığı Üzerine - İnziva Üzerine isimli Cengiz Çevik'in Latince'den çevirdiği bir kitap. Kitabın adı hatalı yazılmış de  fakat bence bir hata yok "Bilgeliğinin Sarsılmazlığı Üzerine" daha güzel bir başlık.

İkinci kitap ise günümü güzelleştiren efsane bir roman: Bir kedi, Bir Adam, İki Kadın. Yazarı Juniçiro Tanizaki, Japoncadan çeviren dostum Sinan Ceylan.

Henüz kitapların başlarındayım. Fakat Seneca'yı pek sevemedim, tuhaf, kasvetli bir adam. Daha önce Seneca'dan başka bir kitap Jaguar Kitap'tan çıkan Doğa Araştırmaları kitabını okumuştum. Ufuk açıcı bir kitaptı (elbette geçmişi anlamak açısından).

Bizim ofisin şaşkın kedisi Pruf

Fakat Bir kedi, Bir Adam, İki Kadın enfes bir eser. Kitabın kahramanlarından biri de Lili isimli bir kedi. Tabii kedi deyince gün içnde arada sırada ziyaretime gelen Pruf geliyor aklıma, Lili'ye benzemiyor ama o da bir kedi, biz de roman kahramanlarına benzemiyoruz ama hepimiz insanız ve bir şeyler arıyoruz. Bu arayış meselesi önemli. Bütün iyi kitaplarda bir arayış söz konusu.

Bazı kitaplar daha ilk bakışta nasıl bir yapıt olduğunu gösterir, Bir kedi, Bir Adam, İki Kadın da öyle şimdilik biraz gülümseyerek biraz endişeyle okuyorum. Doğal olarak her iyi kitap gibi bakalım şimdi neler olacak diye diye sayfaları çeviriyorum. Mürekkepli kalemler (Scrikss ve Sheaffer) ve mavi kapaklı güzel Aniki defterin tanıklığında kitap okumak da başka bir güzel diye düşünmeden edemedim.

12 Ekim 2017 Perşembe

Refik Durbaş, Kalem, Kâğıt ve Adel Yapıştırıcı


Her hafta Birgün'de Refik Durbaş'ın köşesini düzenli okurum. Hemen her yazısında şairlerden, yazarlardan, kitaplardan ve kitapçılardan söz ettiği için çok hoşuma gidiyor.

Baktım bugün aynı sayfadaki "Kalem ve kâğıdınız terapistiniz olabilir" başlıklı büyük haber çok güzel.

Yazı yazmanın insan vücudu üzerindeki ruhsal ve fiziksel yararları üzerine bir haber. Okumakta fayda var. Bugün ayrıca Cumhuriyet Kitap günü. Ancak kaç sayıdır Enis Batur'un yazısı çıkmıyor. (Tam olarak 8 Haziran 2017'den beri yazı yok.) Bu hafta üçüncü sayfada yine yazısını göremedim, can sıkıcı bir durum.

(Yapıştırıcılardan pek söz etmiyoruz. 20 yıldır her mesai günü yapıştıcı kullanmış biri olarak parantez içinde, fotoğraftaki pek faydalı yapıştırıcıdan da söz etmek istiyorum. Kemik tutkalıyla başladığım yolculukta nihayet Pritt'e varmıştım ama artık Adel'in stick yapıştırıcısına geçtim. Bilmiyorum benim gibi Pritt kullanmakta zorlananlar var mı, takıntılı olduğum konular kimine gereksiz gelebilir ama yapıştırıcı da önemli bir mesele. Adel kâğıt üzerinde tam istediğim gibi daha akıcı ve daha pratik.)

Yazmak gibi gazete okumanın da büyük faydaları var.

11 Ekim 2017 Çarşamba

Sami Tarıca, Yves Klein ve Zebra Classe


Bu günlerde Galeri Nev'in yayımladığı, Sami Tarıca'nın 99 yıllık uzun hayat öyküsünü anlattığı, "Sanat Dünyasına Nasıl Girdim ve Yves Klein Üzerine Bir Söyleşi" isimli küçümen bir kitabı okuyorum.

Sami Tarıca (1906-2005)


İzmir doğumlu Sami Tarıca (Tarihi Asansör'ü yapan kişi dedesi imiş), bir antika halı tüccarıyken, 50 yaşından sonra hayatına yeni bir yön çizmiş ve sanat dünyasına adım atmış, Yves Klein ve Jean Fautrier gibi isimlerin eserleri satan ünlü bir galerici olmuş. (Oğlu Alain Tarica da babası gibi zeki ve vizyon sahibi biri, sanat dünyasında ünlü bir isim.)

Böyle kısaca anlattığıma bakmayın, Alman ordularının Fransa'yı işgal ettiği vakit o da sıkıntıya düşüyor. Nazi subaylarıyla yaşadığı didişmeyi, cesareti ve inatçılığı görünce şaşırmamak mümkün değil.

Çağdaş sanatın önemli isimlerinden Yves Klein ise, kısa hayatında (34 yıl yaşamış) mavinin bir tonuna (Klein mavisi) adını verip patentini almış renk mucidi sıradışı bir sanatçı.

Yves Klein (1928-1962)


“Klein, rengi resim yapmak için değil, zamanın ötesinde, maneviliğe yakın, hemen hemen simyacı bir uhrevi durum yaratmanın aracı olarak kullanmıştır. Kullandığı renkler içinde mavi, parıltısı ve maddi olmayan dünyaya açılışıyla en önemlisidir. Onun mavi monokromları resim değil, koskoca bir boşluğa açılan kapılardır.” (Kerry Brougher)



KİTAP OKUMAYI SEVEN KALEM: ZEBRA




Hep kalemlerim kitapları seçerdi, bu sefer tersi oldu.

Nasıl oldu anlamadım ama Zebra Classe isimli artık üretilmeyen mekanik kurşunkalemim bu kitabı okumak istedi sanki. Ne zaman kitabı okumaya başlasam elim bu kaleme gitti. Diğerleri bir kenarda kaldı. Belki de dostum şair Nihat kardeşimi hatırladım. Epeydir görmüyorum kendisini. (Bazı kalemlerimin Nihat ile vefa bağı var.)


Zebra müthiş kalemler yapan bir Japon firması. Kayda değer bir tarihçesi var, 1898 doğumlu Japon Zebra'nın bir de Amerika'daki şubesi Zebra Pen Corp. bulunuyor. Ancak bu Zebra başka, bağımsız bir şirket, bir yandan Japonya'ya bağlı ama Amerikan topraklarında özerklik ilan eden bir yapıda. Çok eğlenceli bir internet siteleri var, muhakkak bir göz atılmalı derim. (Bu arada Zebra Pen Corp. geçen ay 35. yaşını kutladı.)



Reha kardeşim de bilir, Zebracı değil Pentelciyim (özellikle Pentel 200 serisi) fakat Classe hiç de öyle görünmediği halde çok çekici bir kalem, eski bir arkadaş gibi kitabı okurken eşlik etti bana.
Bu sabah ise yine kitabı okumak için masaya oturduğumda (bitmesin diye azar azar okuyorum) bütün bu hayatları düşündüm, sonra günün tarihine baktım, doğum günüm imiş, 46 yıl kuş gibi uçmuş geçmiş.

15 Eylül 2017 Cuma

Platonov ile Çizmek


Daha önce, başka bir blogta; Andrey Platonov bence Rus edebiyatının en büyük yazarlarından biri, demiştim. Düzeltmem gerekiyor, bence Rus edebiyatının en büyük yazarıdır kendisi.

Gogol, Çehov, Puşkin, Gonçarov, Lermontov, Dostoyevski ve Tolstoy ne güne duruyor dediğinizi duyar gibiyim, büyük isimler elbette ama kalbime dokunan yazar Platonov. 

Platonov sevgimde, Günay Çetao Kızılırmak'ın önemli bir yeri var. Mesela Çukur kitabını daha önce, Turkuvaz Kitap'tan Kayhan Yükseler çevirisiyle okumuştum, iyi bir çeviriydi ama (Platonov beni affetsin) bu kitabı sevememiştim. Oysa geçen akşam, Beşiktaş, Porto'yu 3-1 yeneyazdığı sıralarda ben Beşiktaş'taki Mephisto'da işte bu kitaba bakıyordum ve ne olursa olsun yine alacaktım ama çok büyük bir umudum yoktu. Fakat kasaya giderken daha ilk cümlelere bakar bakmaz, uğultular uzaklaştı. Birden kendimi düşüncelere dalmış Voşov ile birlikte Rusya'da sıcak bir havada yürürken buldum! 

Demek istediğim, çeviri muazzam, harika, enfes. 

Tıpkı, Çevengur, Can, Muhteşem Vahşi Dünya ve Dönüş kitaplarında olduğu gibi olağanüstü bir Türkçe ile çevrilmiş. Adeta Rusça saydamlaşıp Türkçeye dönüşmüş. Neden böyle söylüyorum? Rusça biliyor muyum? Hayır, ama okur hissiyatım böyle söylüyor işte. Adını saydığım bu kitapların editörlerini de kutlarım, böyle efsanevi kitaplara imza attıkları için ne kadar sevinseler azdır. 

Daha önce Platonov'un bir eserini hiç okumayanlar için şunu söyleyeyim, bu kitapla başlayın, sonra, Mutlu Moskova, Dönüş, Muhteşem Vahşi Dünya ve Can'ı okuyun. Son olarak da Çevengur'u okursanız, dünyanın sonuna gelmiş gibi hissedip başa dönüp yeniden okumak isteyeceksiniz. Bu okuma seferinde ise son okumak istediğiniz kitap Can olacaktır. Dünya edebiyatında böyle bir eserin benzeri yok. Sanki Çevengur'un var mı? diyor içimdeki ses. Neyse işte, herkes kendi kararını versin. Ben çekileyim. 

Not: İşte böyle sabah sabah, içimden geldi ve dolmakalemi çıkardığım gibi Voşov'u çizeyim istedim. İşte bunlar hep Yerinde Çizer'in ektiği tohumlar.

31 Ağustos 2017 Perşembe

Zen ve Haiku



Geçen akşam üzeri bir kitabevinde Zen ve Haiku isimli kitabı görünce, işte tam da aradığım kitap deyip aldım. (Doğu öğretileri üzerine pek fazla eser yok maalesef, her yerde Batı felsefesi ve düşünce sistemlerine ait kitapları var.) 

Boyutu biraz ikirciklendirse de kitap çok güzel görünüyordu, üstelik D. T. Suzuki üstadın eseriymiş deyip fazla düşünmedim. Lakin kitabın Türkçesiyle sorunla yaşıyorum. Hemen her sayfada "olmasaydı böyle" deyip, satırların altını, bazı kelimelerin ya da cümlelerin üzerini çizerek, soru işaretleri ekleyerek okuyorum. Yine de Zen ve Haiku kitabında not alınacak güzel yerler var.

Kitabın girişinde İlhan Berk'in adını söylemese de Zen düşüncelerini özetlediği, haiku'nun özünü anlattığı bir şiiri var ki, bence şairin söyledikleri Suzuki'nin sözlerinden daha etkileyici olmuş:
  
"Şiir bağışlamaz: Ya vardır, ya yoktur.

Şiir yalnızlıklarla (bir kıyıda çiçeğe durmuş süsenler, danaburunları, yıkıntılar, kapalı odalar, akşamüstleri, eski fotoğraflar bırakılmış evler, balkonlar, büyük küçük sular, çan kulesiz kiliseler, iç avlular, kuş ölüleri, çakıllar, ıssız kıyılarla) büyür.

Ozan yalnızdır çünkü.

Birdenbiredir şiir. Birdenbire çıkan bir deniz, bir ağaç, bir yüz, bir sokak.

Bazı şiirler kapalı havalar gibidir: Kapalı göklerin hüznü vurur onlardan.

Bütün iyi şiirlerden kalan budur."

Şiirin Gizli Tarihi, İlhan Berk

Ek okuma: "Zen ve Yaşama Sanatı"

25 Ağustos 2017 Cuma

Onoto ve Dolmakalem Logoları Üzerine

Onoto Magna Classic

Dolmakalem logoları arasında en sevdiğim logo Onoto'nun olabilir. Bu logoyu ne zaman görsem aklıma Ayasofya'daki sütun başlıkları üzerinde bulunan stilize akantus yapraklarının ortasındaki monogramlar geliyor. 


Özellikle imparator Jüstinyen'in logosunda irice bir N harfi var. 

(Bu arada Scrikss'in logosu da bence ister istemez akla süper güçlü bir çizgi roman kahramanını getirdiği için hoşuma gidiyor.)

Onoto, dolmakalem dünyasının pek fazla bilinmeyen tarafında yer alan bir İngiliz markası. 1905 ile1958 yılları arasında üretim yaptıktan sonra kapanmış ama aradan 47 sene geçtikten sonra 2005'te yeniden diriltilmiş. Kalemleri birinci sınıftır. (Tanıdığım tek Onoto sahibi olan doktor arkadaşıma da selam göndereyim. Kendisi tıpkı kalemi gibi bir İngiliz beyefendisi aurası taşır.)  



İkinci kez dünyaya geldikten sonra üretilen Onoto kalemlerinin sağlamlığı henüz test edilmedi ama markanın önceki hayatından çok güzel bir örnek var: Medina isimli bir İngiliz gemisi 1. Dünya Savaşı yıllarında (1917) bir Alman denizaltısı tarafından batırılmış. Batık 1987'de bulunmuş. 

tedaviden önce
 
tedaviden sonra

Geminin taşıdığı ve 70 yıl su altında kalan eşya arasında Onoto dolmakalemleri de varmış. Yıllar sonra yapılan müzayede sonucu Onoto yöneticileri bir kalemi almış ve kalem doktoru Laurence Oldfield'a göstermişler. Sadece paslanan piston çubuğu ve küçük bir iki parça değişiminden sonra kalem eskisi gibi gayet güzel yazmaya başlamış.

23 Ağustos 2017 Çarşamba

Masada Bir Yerde



Masadaki çatlağı düşünüyorum.

Leonard Cohen'in Anthem şarkısında da geçen o sözcükler de arkasından geliyor: "There is a crack, a crack in everything / That's how the light gets in"

İşte her şey böyle, temiz bir çatlak olmalı ki ışık kendine bir yol bulsun. Bu yüzden kusursuz olan her şeyde ışık yoktur.

Belki 5 yıl oldu, bir sohbet esnasında, kalemseverlere "ben ucuz kalemleri seviyorum" dediğimde gülmüşlerdi.

Oysa ışıktan söz ediyordum.

17 Ağustos 2017 Perşembe

Bu Yazıları Neden Yazıyoruz?



Çok şahane bir kitaba başladım. 
 

Teorik yazılardan bıktığım bir dönemde Haluk Çobanoğlu'nun iyileştirici kaleminden bu güzel çalışma çok iyi geldi bana. Bir fotoğrafçıdan, düşünen bir insanın dünyaya bakışından öğrenilecek çok şey var. İyi ki bu yazılar derlenip toplanmış. 

Ayrıca Bu Fotoğrafları Neden Çekiyoruz? isimli bu eserin yazarını da tanımanın gururunu hissettim okurken. Haluk Çobanoğlu, o mütevazı anlatım biçimiyle sevdiği fotoğrafları, kitapları ve insanları anlatıyor.

Sadece fotoğrafla ilgilenenler için değil, Bu Fotoğrafları Neden Çekiyoruz? her iyi eserde olduğu gibi edebiyat ve yazı kültürünü sevenler için de bulunmaz bir nimet.

13 Ağustos 2017 Pazar

İki Kalem Arasında

Lamy 25P OM
Kırtasiye sevenler arasında mutlu bir azınlık vardır; onlar dolmakalem, mürekkep ve kâğıt dünyası ile karşılaşınca küçük ama sarsıcı bir deneyim yaşar. Başlangıçta büyük bir hevesla işe başlanır, bir şekilde mürekkep ve kâğıt meselesi çözülür (daha sonra mürekkep ve kâğıt konusunda her şeyi çözdüm tavrının ne kadar ne kadar yanlış olduğu anlaşılacaktır ama daha bu durum için gereken zihinsel hazırlık tamamlanmadığından bu kısmı başka yazılara bırakıp geçelim - ne de olsa mürekkep şişesiyle hava atılamıyor) ama ya dolmakalem? 

Hangi dolmakalem iyidir, hangileriyle yazmaya başlamalı veya başlangıçta hangi dolmakalemleri almalı? İki kalem arasında kaldım, Pelikan mı Montblanc mı? Sailor veya Sheaffer, Faber-Castell'in şu modeli mi ya da Scrikss mi almalıyım? Hangisi daha iyi? TWSBI, Pilot, Waterman, Visconti ya da Lamy? 

Sıkça karşılaştığım sorular bunlar. İşte başlangıçta kafa karıştırıcı ve zihin bulanıklığı yaratan bir evredeyiz. Kimi prensi bulmak için bütün çirkin kurbağaları öpmeye çalışır, elbette bunun maddi bir külfeti vardır, ne de olsa dolmakalemler (iyi dolmakalemin pahalı olduğu varsayımı nedeniyle ve gerçekten iyiyi bulmanın zor olması gibi etkenlerden dolayı) ucuz şeyler değildir, kimi de başkalarından medet umar.

Diyelim ki seçenekleri azalttınız, sonra uzun uzun düşünüp taşınmalardan, bilgili olduğu düşünülen kişilere danışıldıktan sonra bir veya birkaç dolmakalem üzerinde karar verilir. (Bu kişilerin aslında kendi kişisel deneyimlerini anlattığı görmezden gelinir.)

İşte bu noktada derin bir hayal kırıklığı yaşanılması mümkündür. O bilgili kimselerin övdüğü kalem ertesi gün kapağı açılır açılmaz mürekkep akıtır, hani Youtube videolarında binlerce beğeni alan, gülümsemeler eşliğinde anlatılan kalemin ucu da kâğıt üzerinde yağ gibi akıp gitmek bir yana cızırtılar eşliğinde yazmaya çabalar derken üzüntü kaynakları işte böyle çoğalır.

Sailor ProGear Sapporo MS
Öyleyse ne yapmalıyız?

Bence gözümüze kestirdiğimiz o olağanüstü, o eşsiz kalemi çöpe atın. İkinci kalemi, yani size uygun kalemi arayın. 

Mükemmel kalemin peşinde koşmak, hayal kırıklıklarıyla yaşamak gibidir. Öyle bir kalem yok, çünkü mükemmel insan veya kusursuz bir makine de yok.

Demek istediğim, hayatımızın bütün evreleri için geçerli olan olaylar zinciri yazı dünyasında da aynıdır, farklı bir şekilde tezahür etmez. Başkalarının bilgileri genelgeçer bilgiler değildir. Evvela kendimizi tanımalıyız.


"CÜMLENİN MAKSUDU BİR AMMA RİVAYET MUHTELİF"

Burada okumanın önemini vurgulamak isterim. 

Elinize denemek için bir kalem uzatıldığında kendi adınızı yazmak dışında özlü bir sözü, mesela Muhibbî'den yukarıda alıntıladığım ara başlıktaki gibi bir beyit yazmak güzelliğini yaşamak istemez miydiniz? Keşke Bryan Magee'nin Felsefenin Öyküsü kitabının yazı dünyası için bir versiyonu olsaydı, o zaman işimiz çok kolaylaşırdı. En azından hangi yöne gideceğimizi bilir, kaybolmazdık.

Öyleyse kendimizi tanımanın dışında bir başka anahtar kelimeyi de bulduk: Yön.

Bu noktadan sonra geriye kalan şeyleri bulmak için daha sağlam adımlar atabiliriz. 

10 Ağustos 2017 Perşembe

Zamanın Ruhu


"Elmas gibi tıraşlı büyük bir zar şeklinde mürekkep hokkası, su veya buzun donuk mavi rengini veriyordu. Oklu kirpinin sert kıllarından kalem sapları, o belli belirsiz yağlı tonlarıyla hayvani bir hayatın görünüşünü yansıtıyorlardı. Çubuk halindeki mühür mumunun çiğ kırmızısı, mürekkep ucu kutularının renkli vinyetleri, makasın soğuk çelik parıltısı, sigara tablasının cila ve yaldızı, kâğıt bıçağının bronzu... Bütün bu faydaya ve güzelliğe hizmet eden öteberi, masanın üstünü hemen bir sürü şeyle örtüverdiler. Bu bolluk içinde, göz, bir bir oyalanıyor, bir izlenim, bir anı, bir ilham yakalamaya çalışıyor, sıkılmıyordu." 

August Stringberg, Açık Deniz Kenarında, Everest Yay., 2016, s.43


Kitap 1890'da yayımlanmış, günümüzdeki kalemlere benzer dolmakalemin patenti daha 6 yaşındaymış, sayfa kenarına küçük işaretler çizdiğim Sailor kalemin doğuşuna (1911) ise daha 21 sene var. 

Zamanın ruhu masamızda geziniyor.

8 Ağustos 2017 Salı

Açık Deniz Kenarında Kaybolma Kılavuzu

İstanbul, 2017
August Strindberg (1849-1912) çok yetenekli ve kafası çok karışık bir sanatçıymış.

Daha çok oyun yazarı olarak biliniyor olsa da August Bey, tiyatro dışında pek çok konuyla ilgilenmiş aslında; kendisi aynı zamanda bir ressam, deneyler yapmayı seven bir fotoğrafçı (fotoğraf makinesi ve lens kullanmadan gökyüzünün fotoğrafını çekmeye çalışmış mesela), şair ve roman yazarı.


August Strindberg, otoportre, 1886
Behçet Necatigil çevirisiyle ışıldayan Açık Deniz Kenarında isimli kitabı ise bu mevsimde düşüncebi bile insanı serinleten deniz üzerine düşünmek için çok iyi bir fırsat sayılabilir.

Ben de öyle yaptım, fakat deniz öyle bir şey ki kahve, mürekkep derken Rebecca Solnit üstadın Kaybolma Kılavuzu isimli kitabına kadar geldim. Çünkü Açık Deniz Kenarında kitabıyla Kaybolma Kılavuzu arasında bağ kurmak da pekala mümkün.


August Strindberg, otoportre, 1886
"Kimliğin çakılıp kaldığı coğrafya katı bir yer değildir; onu kayalar ve topraklardan ziyade tıpkı şarkılardaki gibi, anılar ve arzular oluşturur." diyor ya Solnit, Açık Deniz Kenarında tam da böyle bir coğrafyadan ibaret, yani anılar ve arzularla dolu bir kitap, okumak, yazmak ve düşünmek için biçilmiş kaftan.

4 Ağustos 2017 Cuma

Leonardo da Vinci'nin Defterine Bakmak


Openculture'daki haber çok güzel, Leonardo da Vinci (d. 1452, ö. 1519) üstadın sol elle ve ayna yazı yöntemiyle tuttuğu kişisel 570 sayfalık defteri taranmış ve büyük bir nimet olarak karıştırılmayı bekliyor.



Dünyanın en büyük ikinci kütüphanesi British Library tarafından meraklılara açılan Arundel yazması (Codex Arundel) olarak bilinen bu defter üstadın bilimden sanata uzanan ve kişisel notlarını da içeren bilgiler barındırıyor.

(Küçük bir not: British Library'de, 14 milyonu kitap olmak üzere 170 milyon arşiv malzemesi var ve bin civarında çalışanı bulunuyor.)


Leonardo da Vinci'nin yazdığı sayfalara bakmak, bir dehanın zihninde gezinmek gibi.

Yüksek çözünürlüklü bir arşiv çalışması olduğundan iyice büyütüp hem eğlenceli hem de hayret verici ayrıntılara bakmak mümkün.


3 Ağustos 2017 Perşembe

Düşüncelerin Aynası ile Dolmakalem



DÜŞÜNCELERİN AYNASI

Kitaplar da insanlar gibi, kimisi hayata 1-0 önde başlıyor. Efsane bir yazarı, iyi bir çevirmeni, etkileyici konusu ve kapağı ile bütünlüklü olan kitap görülür görülmez insanda hayranlık uyandırabiliyor.

Düşüncelerin Aynası da işte bu özelliklere taşıyan doğuştan şanslı, iyi bir kitap. Kapak resmi Alfred Rethel'in Ölüm Duası isimli eseri (kitabın arkasında böyle yazıyor ama resmin özgün adı Der Tod als Freund (Arkadaş Olarak Ölüm). İsmini bir kenara bırakırsak kitabın özüne son derece uygun bir çalışma. (Zaten Gallimard baskısının kapağında yine aynı resim var.)



Michel Tournier bu deneme kitabında bu tarz ikilikler yoluyla (Söz ile Yazı, Ruh ile Beden, Güneş ile Ay, Söğüt ile Kızılağaç, Su ile Ateş, Tuz ile Şeker, Tarih ile Coğrafya, Gri ile Renkler, Tanrı ile Şeytan, Kadın ile Erkek, gibi) düşüncelerini anlatıyor.

Geçen sene vefat eden Michel Tournier kitabını oluşturan düşünceyi şöyle anlatmış: "Bu ikili yöntem olağanüstü verimli oldu, tüm kitabın ondan çıktığı söylenebilir. Hani bir kavram tek başına düşünceye delemediği kaygan bir yüzey sunuyormuşçasına. Buna karşılık, kavram karşıtıyla birlikte ele alındığında, patlıyor ya da saydamlaşıyor, iç yapısını gösteriyor. Kültür yıkıcı gücünü ancak uygarlığın karşısında açığa vuruyor. Boğanın boynu atın sağrısını gözler önüne seriyor. Kaşık anaç tatlılığını çatal sayesinde ortaya koyuyor. Ay bize ne olduğunu güneşin alnında söylüyor..."



KALEM

Lamy Safari ve al-Star dolmakalemleri de etkileyici tasarımı ile yine hayatına pek çok kalemden önde başlıyor. Bu dolmakalemleri satın alırken dikkat etmek gerekiyormuş, hatalı uçlar çıkabiliyormuş, ergonomisi de söylendiği gibi çok iyi değilmiş deseniz de tüketici için sonuç değişmez. Ben nasıl Tournier okurken mutlu oluyorsam bazı insanlar da Lamy Safari kullanmaktan çok hoşnut. Sanat tarihinde belki Mona Lisa'dan veya Ayçiçekleri'nden çok daha güzel binlerce yapıt varken herkesin bu eserleri övmesi gibi bir durum. Çünkü onlar önde, çünkü onlar hem iyi hem göz kamaştırıcı. Çünkü onlar bize iyi geliyor.

27 Temmuz 2017 Perşembe

Kalem Tutma Biçimleri




İlk kez sol eliyle yazı yazan birini gördüğümde çok şaşırmıştım. Bunda çocuk olmamın da etkisi vardı kuşkusuz. Fakat benim için çok daha tuhaf olan şey solak sınıf arkadaşımın kalemi tutma biçimiydi. Arkadaşımı yazı yazarken dikkatlice inceliyordum, parmaklarını tuhaf bir şekilde büküyordu. Ben de bir süre ona özendim ama olmadı. 

Guide to Technical Pens

Çocukluğumda bana öğretilen geleneksel kalem tutma biçimini halen koruyorum ancak günün birinde rapido da denilen teknik bir kalem ile (Faber-Castell TG1-S) ile yazı yazmaya heves edince kalemi bildiğim şekilde tutamayacağımı gördüm. Dikey bir şekilde yazmak gerekiyordu, bir süre sonra buna alıştım. 


Sonra değişik yazma stillerini öğrendim ama bence en güzeli, kalemi işaret ile orta parmak arasına alıp yandan da başparmakla desteklenen Sassoon tekniği. 

The Art and Science of Handwriting, 1993

El yazısı uzmanı Rosemary Sassoon adında bir İngiliz bu konuya epeyce kafa yormuş ve kalem tutmanın bile kitabını yazmış. 

Kendisi bu tutuşun hem el yazısının gelişimi hem de el sağlığımız için en uygun yöntem olduğunu söylüyor.


Sassoon yazım tekniği giderek yayılıyor, şarkıcı Taylor Swift de kalemi bu şekilde tutanlardan biri.





 

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Patti Smith ile Yazının İzleri


Patti Smith, müzisyen, yazar, şair ve fotoğrafçı yönleri ışıldayan güzel bir insan.

Ancak en çok bilinen yönü olan müziğine çok düşkün olmadığımı itiraf edeyim, daha çok yazarlığını ve şairliğini önemsiyorum. Bütün bunları bir kenara bırakalım, beni en çok etkileyen özelliği ise fotoğrafçılığı. Patti Smith'in fotoğrafları üzerine daha önce hayranlığımı yazmıştım.

"Yumuşak, sertten güçlüdür; su kayadan güçlü; sevgi, zorbalıktan güçlüdür." diyen yazar Hermann Hesse'in daktilosu. © Patti Smith

Yine Patti Smith'in gözünden; Siddhartha, Bozkırkurdu, Demian, Boncuk Oyunu gibi şaheserler yazan Hermann Hesse'in yazı makinesi.

Jean Genet, May Day Speech, Mayıs Konuşması, 1970 © Patti Smith
Patti Smith, kendi bakışıyla aykırı bir yazar olan Jean Genet'nin yaptığı konuşmanın metninin fotoğrafını da çekmiş.

Bizde Metis'in yayımladığı Açık Düşman kitabında bulunan Mayıs Konuşması'ndan sıkça paylaşılan bir alıntıyı buraya da alayım: “Üniversite’yi unutmuyorum. Üniversiteler. Size sahte bir kültür öğretiyorlar, kabul edilen tek değerin nicel mahiyette olduğu bir kültür. Üniversite sizi bir sayıdaki bir rakam hâline getirmekle yetinmeyip, mesela beş yüz bin mühendis yetiştirdiğinde, sizde güvenlik, rahatlık ihtiyacını geliştiriyor ve doğal olarak, sizi patronlara ve onların da ötesinde, zihinsel vasatlığını bildiğiniz siyasetçilere hizmet edecek şekilde eğitiyor. Öyle ki, bilgin olmak isteyen sizler, sonunda vasat bir siyasetçinin masasındaki -ama masanın ucunda- bir sandalyede oturacaksınız. Ve bundan gurur duyacaksınız...” (Jean Genet, May Day Speech, Mayıs Konuşması, ABD,1970)

Virginia Woolf’un Masası, 2003, Polaroid Baskı, © Patti Smith

Son olarak Patti Smith'in çektiği fotoğraflar içinde belki de en etkileyici olanı. Çok sevdiğim yazar Virginia Woolf’un yazı masası.

Merak ediyorum, fotoğrafçılar ileride neyin fotoğrafını çekecekler. Günümüz yazarlarının bir masası var mı? Bilgisayardan başka ne kullanıyorlar yazmak için? Defterleri, kalemleri var mıdır? Belki de ileride bir fotoğrafçı, sabit diski yanmış bir dizüstü bilgisayar ve üzerine kahve dökülmüş bir klavye belki de.