17 Ağustos 2017 Perşembe

Bu Yazıları Neden Yazıyoruz?



Çok şahane bir kitaba başladım. 
 

Teorik yazılardan bıktığım bir dönemde Haluk Çobanoğlu'nun iyileştirici kaleminden bu güzel çalışma çok iyi geldi bana. Bir fotoğrafçıdan, düşünen bir insanın dünyaya bakışından öğrenilecek çok şey var. İyi ki bu yazılar derlenip toplanmış. 

Ayrıca Bu Fotoğrafları Neden Çekiyoruz? isimli bu eserin yazarını da tanımanın gururunu hissettim okurken. Haluk Çobanoğlu, o mütevazı anlatım biçimiyle sevdiği fotoğrafları, kitapları ve insanları anlatıyor.

Sadece fotoğrafla ilgilenenler için değil, Bu Fotoğrafları Neden Çekiyoruz? her iyi eserde olduğu gibi edebiyat ve yazı kültürünü sevenler için de bulunmaz bir nimet.

13 Ağustos 2017 Pazar

İki Kalem Arasında

Lamy 25P OM
Kırtasiye sevenler arasında mutlu bir azınlık vardır; onlar dolmakalem, mürekkep ve kâğıt dünyası ile karşılaşınca küçük ama sarsıcı bir deneyim yaşar. Başlangıçta büyük bir hevesla işe başlanır, bir şekilde mürekkep ve kâğıt meselesi çözülür (daha sonra mürekkep ve kâğıt konusunda her şeyi çözdüm tavrının ne kadar ne kadar yanlış olduğu anlaşılacaktır ama daha bu durum için gereken zihinsel hazırlık tamamlanmadığından bu kısmı başka yazılara bırakıp geçelim - ne de olsa mürekkep şişesiyle hava atılamıyor) ama ya dolmakalem? 

Hangi dolmakalem iyidir, hangileriyle yazmaya başlamalı veya başlangıçta hangi dolmakalemleri almalı? İki kalem arasında kaldım, Pelikan mı Montblanc mı? Sailor veya Sheaffer, Faber-Castell'in şu modeli mi ya da Scrikss mi almalıyım? Hangisi daha iyi? TWSBI, Pilot, Waterman, Visconti ya da Lamy? 

Sıkça karşılaştığım sorular bunlar. İşte başlangıçta kafa karıştırıcı ve zihin bulanıklığı yaratan bir evredeyiz. Kimi prensi bulmak için bütün çirkin kurbağaları öpmeye çalışır, elbette bunun maddi bir külfeti vardır, ne de olsa dolmakalemler (iyi dolmakalemin pahalı olduğu varsayımı nedeniyle ve gerçekten iyiyi bulmanın zor olması gibi etkenlerden dolayı) ucuz şeyler değildir, kimi de başkalarından medet umar.

Diyelim ki seçenekleri azalttınız, sonra uzun uzun düşünüp taşınmalardan, bilgili olduğu düşünülen kişilere danışıldıktan sonra bir veya birkaç dolmakalem üzerinde karar verilir. (Bu kişilerin aslında kendi kişisel deneyimlerini anlattığı görmezden gelinir.)

İşte bu noktada derin bir hayal kırıklığı yaşanılması mümkündür. O bilgili kimselerin övdüğü kalem ertesi gün kapağı açılır açılmaz mürekkep akıtır, hani Youtube videolarında binlerce beğeni alan, gülümsemeler eşliğinde anlatılan kalemin ucu da kâğıt üzerinde yağ gibi akıp gitmek bir yana cızırtılar eşliğinde yazmaya çabalar derken üzüntü kaynakları işte böyle çoğalır.

Sailor ProGear Sapporo MS
Öyleyse ne yapmalıyız?

Bence gözümüze kestirdiğimiz o olağanüstü, o eşsiz kalemi çöpe atın. İkinci kalemi, yani size uygun kalemi arayın. 

Mükemmel kalemin peşinde koşmak, hayal kırıklıklarıyla yaşamak gibidir. Öyle bir kalem yok, çünkü mükemmel insan veya kusursuz bir makine de yok.

Demek istediğim, hayatımızın bütün evreleri için geçerli olan olaylar zinciri yazı dünyasında da aynıdır, farklı bir şekilde tezahür etmez. Başkalarının bilgileri genelgeçer bilgiler değildir. Evvela kendimizi tanımalıyız.


"CÜMLENİN MAKSUDU BİR AMMA RİVAYET MUHTELİF"

Burada okumanın önemini vurgulamak isterim. 

Elinize denemek için bir kalem uzatıldığında kendi adınızı yazmak dışında özlü bir sözü, mesela Muhibbî'den yukarıda alıntıladığım ara başlıktaki gibi bir beyit yazmak güzelliğini yaşamak istemez miydiniz? Keşke Bryan Magee'nin Felsefenin Öyküsü kitabının yazı dünyası için bir versiyonu olsaydı, o zaman işimiz çok kolaylaşırdı. En azından hangi yöne gideceğimizi bilir, kaybolmazdık.

Öyleyse kendimizi tanımanın dışında bir başka anahtar kelimeyi de bulduk: Yön.

Bu noktadan sonra geriye kalan şeyleri bulmak için daha sağlam adımlar atabiliriz. 

10 Ağustos 2017 Perşembe

Zamanın Ruhu


"Elmas gibi tıraşlı büyük bir zar şeklinde mürekkep hokkası, su veya buzun donuk mavi rengini veriyordu. Oklu kirpinin sert kıllarından kalem sapları, o belli belirsiz yağlı tonlarıyla hayvani bir hayatın görünüşünü yansıtıyorlardı. Çubuk halindeki mühür mumunun çiğ kırmızısı, mürekkep ucu kutularının renkli vinyetleri, makasın soğuk çelik parıltısı, sigara tablasının cila ve yaldızı, kâğıt bıçağının bronzu... Bütün bu faydaya ve güzelliğe hizmet eden öteberi, masanın üstünü hemen bir sürü şeyle örtüverdiler. Bu bolluk içinde, göz, bir bir oyalanıyor, bir izlenim, bir anı, bir ilham yakalamaya çalışıyor, sıkılmıyordu." 

August Stringberg, Açık Deniz Kenarında, Everest Yay., 2016, s.43


Kitap 1890'da yayımlanmış, günümüzdeki kalemlere benzer dolmakalemin patenti daha 6 yaşındaymış, sayfa kenarına küçük işaretler çizdiğim Sailor kalemin doğuşuna (1911) ise daha 21 sene var. 

Zamanın ruhu masamızda geziniyor.

8 Ağustos 2017 Salı

Açık Deniz Kenarında Kaybolma Kılavuzu

İstanbul, 2017
August Strindberg (1849-1912) çok yetenekli ve kafası çok karışık bir sanatçıymış.

Daha çok oyun yazarı olarak biliniyor olsa da August Bey, tiyatro dışında pek çok konuyla ilgilenmiş aslında; kendisi aynı zamanda bir ressam, deneyler yapmayı seven bir fotoğrafçı (fotoğraf makinesi ve lens kullanmadan gökyüzünün fotoğrafını çekmeye çalışmış mesela), şair ve roman yazarı.


August Strindberg, otoportre, 1886
Behçet Necatigil çevirisiyle ışıldayan Açık Deniz Kenarında isimli kitabı ise bu mevsimde düşüncebi bile insanı serinleten deniz üzerine düşünmek için çok iyi bir fırsat sayılabilir.

Ben de öyle yaptım, fakat deniz öyle bir şey ki kahve, mürekkep derken Rebecca Solnit üstadın Kaybolma Kılavuzu isimli kitabına kadar geldim. Çünkü Açık Deniz Kenarında kitabıyla Kaybolma Kılavuzu arasında bağ kurmak da pekala mümkün.


August Strindberg, otoportre, 1886
"Kimliğin çakılıp kaldığı coğrafya katı bir yer değildir; onu kayalar ve topraklardan ziyade tıpkı şarkılardaki gibi, anılar ve arzular oluşturur." diyor ya Solnit, Açık Deniz Kenarında tam da böyle bir coğrafyadan ibaret, yani anılar ve arzularla dolu bir kitap, okumak, yazmak ve düşünmek için biçilmiş kaftan.

4 Ağustos 2017 Cuma

Leonardo da Vinci'nin Defterine Bakmak


Openculture'daki haber çok güzel, Leonardo da Vinci (d. 1452, ö. 1519) üstadın sol elle ve ayna yazı yöntemiyle tuttuğu kişisel 570 sayfalık defteri taranmış ve büyük bir nimet olarak karıştırılmayı bekliyor.



Dünyanın en büyük ikinci kütüphanesi British Library tarafından meraklılara açılan Arundel yazması (Codex Arundel) olarak bilinen bu defter üstadın bilimden sanata uzanan ve kişisel notlarını da içeren bilgiler barındırıyor.

(Küçük bir not: British Library'de, 14 milyonu kitap olmak üzere 170 milyon arşiv malzemesi var ve bin civarında çalışanı bulunuyor.)


Leonardo da Vinci'nin yazdığı sayfalara bakmak, bir dehanın zihninde gezinmek gibi.

Yüksek çözünürlüklü bir arşiv çalışması olduğundan iyice büyütüp hem eğlenceli hem de hayret verici ayrıntılara bakmak mümkün.


3 Ağustos 2017 Perşembe

Düşüncelerin Aynası ile Dolmakalem



DÜŞÜNCELERİN AYNASI

Kitaplar da insanlar gibi, kimisi hayata 1-0 önde başlıyor. Efsane bir yazarı, iyi bir çevirmeni, etkileyici konusu ve kapağı ile bütünlüklü olan kitap görülür görülmez insanda hayranlık uyandırabiliyor.

Düşüncelerin Aynası da işte bu özelliklere taşıyan doğuştan şanslı, iyi bir kitap. Kapak resmi Alfred Rethel'in Ölüm Duası isimli eseri (kitabın arkasında böyle yazıyor ama resmin özgün adı Der Tod als Freund (Arkadaş Olarak Ölüm). İsmini bir kenara bırakırsak kitabın özüne son derece uygun bir çalışma. (Zaten Gallimard baskısının kapağında yine aynı resim var.)



Michel Tournier bu deneme kitabında bu tarz ikilikler yoluyla (Söz ile Yazı, Ruh ile Beden, Güneş ile Ay, Söğüt ile Kızılağaç, Su ile Ateş, Tuz ile Şeker, Tarih ile Coğrafya, Gri ile Renkler, Tanrı ile Şeytan, Kadın ile Erkek, gibi) düşüncelerini anlatıyor.

Geçen sene vefat eden Michel Tournier kitabını oluşturan düşünceyi şöyle anlatmış: "Bu ikili yöntem olağanüstü verimli oldu, tüm kitabın ondan çıktığı söylenebilir. Hani bir kavram tek başına düşünceye delemediği kaygan bir yüzey sunuyormuşçasına. Buna karşılık, kavram karşıtıyla birlikte ele alındığında, patlıyor ya da saydamlaşıyor, iç yapısını gösteriyor. Kültür yıkıcı gücünü ancak uygarlığın karşısında açığa vuruyor. Boğanın boynu atın sağrısını gözler önüne seriyor. Kaşık anaç tatlılığını çatal sayesinde ortaya koyuyor. Ay bize ne olduğunu güneşin alnında söylüyor..."



KALEM

Lamy Safari ve al-Star dolmakalemleri de etkileyici tasarımı ile yine hayatına pek çok kalemden önde başlıyor. Bu dolmakalemleri satın alırken dikkat etmek gerekiyormuş, hatalı uçlar çıkabiliyormuş, ergonomisi de söylendiği gibi çok iyi değilmiş deseniz de tüketici için sonuç değişmez. Ben nasıl Tournier okurken mutlu oluyorsam bazı insanlar da Lamy Safari kullanmaktan çok hoşnut. Sanat tarihinde belki Mona Lisa'dan veya Ayçiçekleri'nden çok daha güzel binlerce yapıt varken herkesin bu eserleri övmesi gibi bir durum. Çünkü onlar önde, çünkü onlar hem iyi hem göz kamaştırıcı. Çünkü onlar bize iyi geliyor.

27 Temmuz 2017 Perşembe

Kalem Tutma Biçimleri




İlk kez sol eliyle yazı yazan birini gördüğümde çok şaşırmıştım. Bunda çocuk olmamın da etkisi vardı kuşkusuz. Fakat benim için çok daha tuhaf olan şey solak sınıf arkadaşımın kalemi tutma biçimiydi. Arkadaşımı yazı yazarken dikkatlice inceliyordum, parmaklarını tuhaf bir şekilde büküyordu. Ben de bir süre ona özendim ama olmadı. 

Guide to Technical Pens

Çocukluğumda bana öğretilen geleneksel kalem tutma biçimini halen koruyorum ancak günün birinde rapido da denilen teknik bir kalem ile (Faber-Castell TG1-S) ile yazı yazmaya heves edince kalemi bildiğim şekilde tutamayacağımı gördüm. Dikey bir şekilde yazmak gerekiyordu, bir süre sonra buna alıştım. 


Sonra değişik yazma stillerini öğrendim ama bence en güzeli, kalemi işaret ile orta parmak arasına alıp yandan da başparmakla desteklenen Sassoon tekniği. 

The Art and Science of Handwriting, 1993

El yazısı uzmanı Rosemary Sassoon adında bir İngiliz bu konuya epeyce kafa yormuş ve kalem tutmanın bile kitabını yazmış. 

Kendisi bu tutuşun hem el yazısının gelişimi hem de el sağlığımız için en uygun yöntem olduğunu söylüyor.


Sassoon yazım tekniği giderek yayılıyor, şarkıcı Taylor Swift de kalemi bu şekilde tutanlardan biri.





 

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Patti Smith ile Yazının İzleri


Patti Smith, müzisyen, yazar, şair ve fotoğrafçı yönleri ışıldayan güzel bir insan.

Ancak en çok bilinen yönü olan müziğine çok düşkün olmadığımı itiraf edeyim, daha çok yazarlığını ve şairliğini önemsiyorum. Bütün bunları bir kenara bırakalım, beni en çok etkileyen özelliği ise fotoğrafçılığı. Patti Smith'in fotoğrafları üzerine daha önce hayranlığımı yazmıştım.

"Yumuşak, sertten güçlüdür; su kayadan güçlü; sevgi, zorbalıktan güçlüdür." diyen yazar Hermann Hesse'in daktilosu. © Patti Smith

Yine Patti Smith'in gözünden; Siddhartha, Bozkırkurdu, Demian, Boncuk Oyunu gibi şaheserler yazan Hermann Hesse'in yazı makinesi.

Jean Genet, May Day Speech, Mayıs Konuşması, 1970 © Patti Smith
Patti Smith, kendi bakışıyla aykırı bir yazar olan Jean Genet'nin yaptığı konuşmanın metninin fotoğrafını da çekmiş.

Bizde Metis'in yayımladığı Açık Düşman kitabında bulunan Mayıs Konuşması'ndan sıkça paylaşılan bir alıntıyı buraya da alayım: “Üniversite’yi unutmuyorum. Üniversiteler. Size sahte bir kültür öğretiyorlar, kabul edilen tek değerin nicel mahiyette olduğu bir kültür. Üniversite sizi bir sayıdaki bir rakam hâline getirmekle yetinmeyip, mesela beş yüz bin mühendis yetiştirdiğinde, sizde güvenlik, rahatlık ihtiyacını geliştiriyor ve doğal olarak, sizi patronlara ve onların da ötesinde, zihinsel vasatlığını bildiğiniz siyasetçilere hizmet edecek şekilde eğitiyor. Öyle ki, bilgin olmak isteyen sizler, sonunda vasat bir siyasetçinin masasındaki -ama masanın ucunda- bir sandalyede oturacaksınız. Ve bundan gurur duyacaksınız...” (Jean Genet, May Day Speech, Mayıs Konuşması, ABD,1970)

Virginia Woolf’un Masası, 2003, Polaroid Baskı, © Patti Smith

Son olarak Patti Smith'in çektiği fotoğraflar içinde belki de en etkileyici olanı. Çok sevdiğim yazar Virginia Woolf’un yazı masası.

Merak ediyorum, fotoğrafçılar ileride neyin fotoğrafını çekecekler. Günümüz yazarlarının bir masası var mı? Bilgisayardan başka ne kullanıyorlar yazmak için? Defterleri, kalemleri var mıdır? Belki de ileride bir fotoğrafçı, sabit diski yanmış bir dizüstü bilgisayar ve üzerine kahve dökülmüş bir klavye belki de.

18 Temmuz 2017 Salı

Bir Usta Bir Dünya: Meryem Mirzahani


Birgün gazetesini okurken, 4. sayfada Mustafa K. Erdemol'un 15 Temmuz'da 40 yaşında meme kanseri nedeniyle vefat eden İranlı matematik dehası Meryem Mirzahani (1977-2017) üzerine tam sayfa bir yazı gördüm. 

Matematik ile ilgim yok ama yazılanları okudukça bilmediğim değerli bir insan ve onun dünyası hakkında çok şey öğrendim.

Meryem Mirzahani 3 Mayıs 1977’de Tahran’da doğmuş. 1999’da Şerif Üniversitesi’ni bitirmiş. Daha sonra Harvard’da doktora yapmış, 2008’de ise Stanford Üniversitesi’nde profesör olmuş.



"Matematiğin ‘Mavi Gözlü Dev’i öldü" başlıklı yazıdaki bilgilere göre, Meryem Mirzahani, bir röportajında çocukluğundaki en büyük hayalinin yazar olmak olduğunu söylemiş. Okumayı çok seven Meryem Mirzahani, özellikle roman okumayı çok seviyormuş. Lisedeki son yılına kadar matematiğe hiç ilgisi yokmuş. Ancak kardeşi sayesinde matematiğe merak duymaya başlamış. Özel yeteneği olan öğrenciler arasına girdiği için daha sıkı bir eğitim programına alınmış. Sonra da ABD'de eğitimi sürdürmüş ve başarılar da arka arkaya gelmiş. 1936’dan bu yana her dört yılda bir kırk yaşın altındakilere verilen, bugüne kadar sadece erkeklere verilen, Field Madalyası’nı alması onu sadece matematik çevrelerinde değil dünyaca tanınan biri yapmış.



Yazıda asıl ilgimi çeken şu cümle oldu: 

"Bu muhteşem bilim kadını aynı zamanda bir anneydi. Geride küçücük bir kız bıraktı, minik Anahita’yı. Koca koca kağıtlara (çalışma tarzı böyleydi) çizdiği şekilleri resim sandığı için annesini ressam sanan küçücük bir kız çocuğunu."



8 Temmuz 2017 Cumartesi

Malika Favre


Malika Favre Londra'da yaşayan bir Fransız çizer ve tasarımcı. (Her yerde böyle yazıyor ama adının Malika (Melike) olmasından dolayı Fransızlığının yanında bir de doğulu bir coğrafyanın da izleri var galiba.)


Malika Hanım az ve öz çiziyor, yani eserlerine bakıldığında hemen görüleceği üzere figürleri, ayrıntıları ve renkleri azaltarak (aslında çoğaltarak) çiziyor.



Her şeyi karmaşık hale getirdiğimiz bir çağda bu tür çalışmalar ruha ilaç gibi geliyor.

Sanatçının imzası

4 Temmuz 2017 Salı

Çocukken Ansiklopedi Okumak

Milliyet gazetesinin 4 Temmuz 2017 tarihli nüshasının 4. sayfasında "Sony'den plak fabrikası" haberini görünce zincirleme düşünceler beni ansiklopedilere götürdü. Hepsini birlikte düşünmek mümkün; plak, kitap veya ansiklopedi, somut analog verilere sahiptir. Cep telefonu benzeri nesnelerin aksine uzun yıllar direnebilme güçleri beni hep büyülemiştir.

Küçük bir şey bazen çok büyük bir öneme sahip olabiliyor. Çocukken ansiklopedi okumak mesela, önemsiz gibi görünüyor şimdi. Fakat benim için çok değerliydi. Öyle ki mesleğimin temelinde Meydan Larousse Ansiklopedisi'nin bulunduğunu söyleyebilirim.

Çocukluğumda uzun uzun yürüdükten sonra (Nurtepe'den Kağıthane'ye inip, oradan Çağlayan'a çıkarak) mahalle arasında kalmış o zaman gözüme çok büyük görünen o küçümen halk kütüphanesine varmak ve bir Meydan Larousse cildini alıp dünyayı keşfetmek çocuk aklımla büyük bir tecrübeydi.

Her şeyden önce ansiklopedi fikri olağanüstü zekice bir girişimdir. Ansiklopedi, insanlığın bilgi birikiminin bir özeti, belki daha doğru bir ifade ile özetin de özetidir. Ansiklopedi sayesinde binlerce yıllık bilgiyi cilt cilt okumak mümkün oluyordu.

Şimdi çoğu insana, dijital hayatın rahatlığı içinde söylenen bu sözler anlamsız gelebilir. Çünkü internette hemen her türlü bilgiye ulaşabileceğimizi düşünüyoruz. Oysa inkar edilemeyecek yararlarının yanında şurası bir gerçek ki internet bir çöplük aslında. Doğru bilgiye nereden ulaşacağınızı bilmeniz gerekiyor. O da yetmiyor edindiğiniz bilgiyi başka sitelerden doğrulatmanız gerekiyor. Bazen bilgi aldığınız, güvenilir olduğunu düşündüğünüz bir site gün geliyor hiç olmamış gibi yok oluyor. 

Lisede gazetelerin "Ansiklopedi Savaşları" dönemine tanık oldum. O zamanlar en iyisini Milliyet gazetesi veriyordu. Ben de Milliyet okumaya başlamıştım bu sayede. Kuponları alıp Cağaloğlu binası önünde sıraya girip her ay elimde insanlığın bilgi birikiminin bir parçasıyla eve gitmek ve okumak da ayrı bir heyecandı. Tabii zaman değişmiş, ansiklopedinin adı Büyük Larousse olmuştu.

Sonra başka ansiklopediler keşfettim. Celal Esad Arseven'in Sanat Ansiklopedisi, eski ve yeni İslâm ansiklopedileri, 42 yılda tamamlanabilen sabırtaşı İnönü Ansiklopedisi (sonra adı değişiyor Türk Ansiklopedisi oluyor), Reşat Ekrem Koçu'nun inanılması güç bilgiler içeren yarıda kalmış İstanbul Ansiklopedisi, Tarih Vakfı'nın somut İstanbul Ansiklopedisi...

Bilindiği gibi önceleri analog bir düzen vardı. Mesela 1990'lı yılların başında bir gazete arşivinde işe başladığımda raflarda birkaç bin kitap, daktilolar, metal bir kartoteks dolabı ve binlerce dosya ile karşılaşmıştım. Fotoğraf ve bilgi dosyaları ayrı dolaplarda saklanıyordu. Fotoğraf dosyalarının içinde karta basılı siyah beyaz/renkli fotoğrafların yanında küçük zarfların içinde negatif filmler veya dialar vardı. (Şimdi kaç kişi cep telefonundaki veya bilgisayarındaki fotoğrafları karta bastırıyor?)

Sonra komutlarla çalışılan, DOS tabanlı, tüplü ekranı olan Windows 3.1 kurulu bilgisayarlar, disketler geldi. Daktilolar depoya indirildi. Önceden kartotekse bakmadan en çok istenen dosyaların nerede bulunduğunu bilir ve saniyeler içinde istenen dosyayı bulurken artık dosyaların yerini ezberlemeye gerek kalmadı. İlginç olan sürecin daha da hızlanması ama bilgiye erişimin yavaşlamasıydı. Bir çekmeceyi açıp dosya numarasını bulup sonra dolaptan çıkartmak birkaç saniye sürerken, işin içine bilgisayarlar girince süreç uzamaya başladı. (Hele bilgisayar arızalandıysa ve bir başka yerde de kaydı yoksa çok sinir bozucu bir durumdu.)

Lisans sırasında kısa bir süre (önce staj gereği, staj bitiminden sonra da gönüllü) Tarih Vakfı arşivinde çalışmıştım, her şey o kadar sakin ve durağandı ki arkasından bir gazetede çalışmaya başlayınca istenen her şeyin son derece kısa bir zamanda, saniyeler, dakikalar hatta en geç bir iki saat içinde bulunması gerektiğini gördüğümde bu hızdan çok ürktüğümü hatırlıyorum.

Ansiklopediler çalıştığım kurumun bir parçasıydı. Onlarla birlikte aynı çatı altında olmak çok güzeldi.  (Ancak yeni zamanların yöneticileri bu güzelliklerin farkında olmadı ve artık internet var diye düşünüp, yer kapladıkları gerekçesiyle ansiklopediler ve diğer başvuru kaynakları çalışma alanlarından uzaklaştırıldı.)

Ansiklopedi okumanın tahmin edilemeyen, şaşırtıcı sonuçları olabiliyor; dünyanın bir katmanına daha nüfuz edebiliyor, küçük bir bilgiyle benzersiz bir düşünceye sahip olabiliyorsunuz.

Tıpkı plaklar, kitaplar, dolmakalemler, mürekkep şişeleri ve güzel defterler gibi, ansiklopediler de çok güzeldir, iyidir.

22 Haziran 2017 Perşembe

Olivetti, Dante, Salyangozlar ve Yarış Atları



Belki de daktilo tarihinin en güzel reklam çalışmalarını Olivetti yapmıştır.

Birkaç tanesine bakalım:

Dante Bey, ne yapıyorsunuz?


QZERTY: Sanki çizgilerin ölümsüz olduğunu ima etmiyor mu?

Olivetti gururu: Bakın yazı kültürü tarihinde tüy kalemden nerelere gelinmiş?

Zamanında öyle değildi ama günümüzde çok ironik duran bir ilan.



Peki bugün Olivetti nerede?

Telecom Italia ile birleşen Olivetti, günümüzde hesap makinesinden, 3D yazıcıya, fotokopi makinesinden pos cihazına kadar bir yığın şey üretiyor.

21 Haziran 2017 Çarşamba

Yerinde Çizer'i Beklerken




En sevdiğim bloglardan biri de Yerinde Çizer.

Her hafta Ahmet kardeşim yeni bir şey çizsin de göreyim diye sabırla beklerim. Bazen haftada bir, bazen de üç tane yazı yayımlar ve bu yazılara her zaman güzel çizgiler eşlik eder.


Merak ettiğim konular vardı. Ben de kendisiyle minik bir söyleşi yaptım. Benim için faydalı oldu, çizime olan hevesim ve sevgim arttı.Belki başkaları için de benzer duygular uyandırır diyerek Erguvan Kalem'de kendisini tanıtmak istedim.




Ahmet, ben seni Mürekkepbalığı dergisi dolayısıyla az buçuk tanıyorum. Yine de okurlar için kendini tarif edebilir misin? Çizime nasıl başladın?

Çizim yapmayı küçüklükten itibaren seven biriyim. Sonrasında üniversitede farklı projelerde tarihi eserlerin korunmasına ilişkin projelerde çalışma gibi bir fırsatım oldu. Bu projelerde bolca eskiz, kroki çizmek durumunda kaldım ve bundan inanılmaz zevk aldığımı fark ettim. Derken bir süre daha bu projelerden bağımsız olarak çizim yapmaya devam ettim. Benim gibi insanları araştırırken karşıma USK oluşumu çıktı ve şimdi bu insanlarla birlikte çiziyoruz.

USK, yani Urban Sketchers nasıl bir topluluk? Kimlerden oluşuyor? Bir dernek mi? Yoksa bağımsız ve gönül birliğine dayalı bir grup mu?
USK, 2007 yılında çoğunluğu gazeteci, illüstratör olan insanlar tarafından başlatılıyor. Bu yüzden çizerler daha çok muhabir gibi çalışıyor. Bir çizerin en büyük görevi o ana tanıklık etmek ve aktarırken gördüklerine olabildiğince sadık olmak. Hemen hemen tek şart bu diyebilirim. Burada estetik kaygılardan çok, hikaye anlatımı önemli. Bu şekilde şehre dair kırıntıları toparlıyoruz. Tüm dünyada, bu şekilde çalışan bir sürü çizerin resimleri toplanınca sonuç çok heyecan verici oluyor. Birde bunların arasında toplumun her kesiminden, değişik yaş ve meslek grubundan olan insanların da bulunduğunu düşünürseniz o zaman iş daha da ilginç bir hal alıyor. USK üyeleri arasında son derece başarılı sanatçılar olduğu gibi, benim gibi amatörce bir şeyler yapmaya çalışanlar da çok, onlardan bizde bu konuda çok şey öğreniyoruz. İşin en güzel taraflarından birisi de bu. USK benim için birçok şey ifade eden bir topluluk. İnsanların böyle güzel şeyler için de toplanıyor olması her şeye rağmen geleceğe ümitle bakabilmemi sağlıyor. 

Peki bu çerçeve içinde Yerinde Çizer nasıl bir blog? Benzerleri gibi mi? Sence benzer bloglardan farklı yönleri var mı?

Benzer bloglarla hemen hemen aynı çizgide ilerliyoruz. Fakat farklı şehirleri çiziyor olmanın yarattığı bir fark var.  
Neden çizim yapıyorsun? Çizim senin için ne ifade ediyor?
Çizmek kendimizi ifade etmenin hemen hemen en eski, en temel yolu. Belki konuşmayı öğrenmeden önce bile çiziyorduk. Yazmayı öğrenmemiz binlerce yıl aldı. O zamana kadar hep çizgilerle anlattık kendimizi. Bu yüzden bir şeyler çizerken, mağara duvarına resim yapan ya da Çatalhöyük’te Hasan Dağı’nın manzarasını duvara çizen o adam gibi hissediyorum kendimi. Aramızdaki binlerce yıla, farklı kültüre rağmen resimlerimiz üzerinden bir şeyler paylaşabiliyoruz. Bu düşünce bana çok güçlü geliyor. Bir de özellikle yeni bir yere gidip, bir defteri tamamen doldurabildiğim zamanlarda kendimi bir nevi seyyah gibi hissediyorum, bu duygu da insana zevk veriyor.

Blogunda ipuçları var ama nasıl çizim yapıyorsun? Aşamaları derli toplu olarak anlatabilir misin?
Çizerlerin çizim yapma şekillerini ben iki gruba ayırıyorum. Bunlardan ilki ve en zevklisi gelişi güzel biçimde, o anda elimizde çizmeye yarayan ne varsa, oturup çizmek oluyor. O anda toplantıda, yahut otobüs durağında olabilirsiniz. Elinizde kalem ve kağıt olduktan sonra gerisi önemli değil. Ben genelde çantamda küçük bir defter hep bulunduruyorum, bir nevi günlük gibi oluyor bu resimler. İkinci grup ise biraz daha disiplinli işliyor. Önceden çizim gününü planlayıp, sonrasında çantamızı hazırlayıp çizime çıkıyoruz. Yanımızdan eksik etmediğimiz bir de katlanır taburelerimiz var. Bu sayede her an her yerde oturup çizim yapabilme fırsatımız oluyor.  

Mürekkebe özel bir önem verdiğini biliyorum. En çok hangi mürekkepleri seviyorsun?
Ben biraz sıkıcı bir insanım bu konuda, aynı mürekkepleri bıkıp usanmadan severek kullanabiliyorum. Tek takıntım dayanıklılık. Bu yüzden Aniki ve Platinum Carbon mürekkeblerini çok seviyorum. Bu iki mürekkebe ek olarak bir de çini mürekkebini kullanmayı seviyorum. Bir iki dolarlık, ucuz Dollar Demonstator dolmakalemlerden her sene beş altı tane alıyorum, ucuz oldukları için gönül rahatlığıyla çini mürekkebi doldurabiliyorum. Bu kadar ucuza gayet başarılı iş çıkardığı için bu kombinasyonu da çok seviyorum. 

Kaçınılmaz olarak kalem ve kâğıt tercihlerini de sormak isterim.
Yanımdan ayırmadığım üç tane yol arkadaşım var, bunlar bir adet Lamy Safari, Platinum Carbon Desk Pen ve bir adet de Faber Castell TK Fine Vario L 0.5 mekanik uçlu kalem. Bu üç kalem yıllardır onca zor şartlara rağmen asla beni yarı yolda bırakmadı. Bu sebepten hep yanımdalar. Bunların yanında Ali Bey’in defterlerinin müptelasıyım. Bu kadar şık, sağlam ve sade defterleri yapan bir usta yanı başımızda olduğu için şanslıyız. Bir de Clairefontaine var. Clairefontaine tarafından üretilen kağıtların çoğunu ben çok başarılı buluyorum.


Son olarak, çizimlerini ve Yerinde Çizer blogunu bir bütün halinde düşünerek sorayım: Neler öğrendin?
İlk hareketin en önemli şey olduğunu öğrendim. Evde acaba nasıl olur diye kendi kendime sorarak geçirmektense, çıktım ve çizmeyi denedim. İlk denemem başarısızlıkla sonuçlanmış olsa da ilk adımı atmış oldum. Bu herhalde öğrendiğim en önemli şey. Başarısızlık düşüncesinin, başarısızlığın kendisinden daha çok rahatsızlık verdiğini fark ettim. Blog açmak göründüğünden çok daha zor bir işmiş, böylelikle bunu da öğrenmiş oldum. Özellikle açmaktan ziyade sürekliliğin sağlanması gerçekten çok zor bir işmiş. Umarım bunda başarılı olurum.
                             Yerinde Çizerlik Ekipmanları